Arabesk, kısaca söylemek gerekirse duygunun akademiye, sokağın kurama kafa tutmasıdır. Ama gel bunu bir müzikbilimci samimiyetiyle, biraz da insan kokusuyla anlatayım.
Arabesk; 1960’lardan itibaren Türkiye’de, özellikle kırdan kente göç eden insanların ruh hâlinden doğmuş bir müzik dilidir. Müzikal olarak baktığında ne tamamen Türk sanat müziğidir, ne halk müziği, ne de Arap müziğinin birebir kopyasıdır. Hepsinden parçalar alır ama ortaya çıkan şey bambaşka bir melez kimliktir.
Teknik açıdan konuşursak:
-
Makam kullanımı yoğundur (Hicaz, Kürdi, Nihavent gibi “hüzünlü” algılanan makamlar sık çıkar).
-
Batı armonisiyle (özellikle minör akorlarla) doğu melodileri aynı potada eritilir.
-
Yaylılar, bağlama, klarnet, bazen ud… Hepsi birlikte ağlar gibi çalar.
-
Melodiler genelde uzun, iç çekerek akar; süslemeler (triller, glissandolar) fazladır. Çünkü anlatılmak istenen şey nettir: “İçimde bir şey var, taşıyorum ama ağır.”
Ama arabeski asıl arabesk yapan şey sözleridir. Burada bir müzikbilimci olarak şunu çok net söyleyebilirim:
Arabesk, bireyin kaderle, yoksunlukla, aşkın acısıyla ve sistemle kurduğu sorunlu ilişkiyi anlatır. “Kaderim böyleymiş”, “Ben sevmeyi beceremedim”, “Batsın bu dünya” gibi cümleler boşuna değil. Bu, estetik bir tercih değil; toplumsal bir çığlık.
Uzun yıllar “aşağı kültür”, “yoz”, “acı edebiyatı” diye küçümsendi. Ama müzik tarihine biraz yukarıdan bakınca şunu görüyorsun: Arabesk, bastırılmış bir duygunun başka türlü konuşma imkânı bulamamasıdır. Yani kötü olduğu için değil, fazla dürüst olduğu için rahatsız etmiştir.
Bugün Orhan Gencebay’a, Müslüm Gürses’e ya da Ferdi Tayfur’a müzikbilimsel gözle baktığında şunu fark ediyorsun:
Bu insanlar sadece şarkı söylemediler; Türkiye’nin duygusal haritasını çıkardılar.
O yüzden arabesk, ne sadece “acı müziği”dir ne de bir dönem modası.
Arabesk, “konuşamayanın şarkı söylemesi”dir.
Ve bu yüzden hâlâ ya çok sevilir ya da hiç affedilmez.
İşte arabeski "damar" yapan, onu hem eleştirdiğimiz hem de kopamadığımız bir noktaya koyan gerçekler:
1. Arabesk Bir "Geçiş Formu"dur
Arabesk, 60’lı ve 70’li yıllarda köyden kente göç eden, ne tam şehirli olabilmiş ne de köylü kalabilmiş kitlelerin feryadıdır. Bu yüzden melezdir. Türk Sanat Müziği’nin disipliniyle Mısır ve Lübnan tınılarının isyankarlığı birleşir. Eleştirilen o "karmaşa" aslında o dönem insanın içindeki karmaşadır.
2. Kadercilik ve "Acı"nın Estetiği
Arabeskin en büyük eleştiri noktası, çözümü eylemde değil, kabulleniş ve kederde aramasıdır. Şarkılarda dünya genellikle zalimdir, felek hep oyun oynar ve sevgili her zaman ulaşılmazdır. Bu "mağduriyet" dili, dinleyiciyi rahatlatır ama bir yandan da pasifize eder. Acı çekmek, bu müzikte adeta bir erdem, bir rütbe gibi sunulur.
3. Teknik ve Sanatsal Değer
Arabeski "kalitesiz" diye kestirip atmak büyük bir hata olur. Özellikle 70’li ve 80’li yılların kayıtlarına baktığımızda:
-
Orhan Gencebay: Müthiş bir kompozisyon ve enstrüman hakimiyeti (Serbest Çalışmalar).
-
Müslüm Gürses: Benzersiz bir ses tınısı ve yorum gücü.
-
Ferdi Tayfur: Halkın içinden gelen yalın bir anlatım. Bu isimlerin orkestrasyonları, bugünün birçok pop şarkısından fersah fersah daha zengindir.
4. Neden Hala Dinliyoruz? (Karanlık Ayna)
Arabesk, bizim "yas tutma" biçimimizdir. Batılı anlamda melankoli daha bireyselken, arabesk bu kederi kolektif bir törene dönüştürür. "Batsın Bu Dünya" dediğimizde aslında hepimiz modern hayatın dayatmalarına karşı ortak bir isyan bayrağı açarız. Samimi olmak gerekirse; en entelektüelimizin bile gece yarısı bir Müslüm Gürses şarkısında kendinden bir parça bulması, bu müziğin insan kusurlarını ve çaresizliğini saklamadan bağırmasındandır.
Sonuç Olarak
Arabesk; biraz abartılıdır, bazen çok ağlak görünür ve mantıksız bir kadere teslimiyet içerir. Ancak tüm bu "kusurları", onu en samimi yapan şeydir. Hayat her zaman pürüzsüz ve mantıklı değildir; arabesk de hayatın o tozlu, karanlık ve dumanlı köşelerinin müziğidir.